TİRADLAR

BECKMAN

Albayım,beni duyuyor musunuz albayım? Size rüyamı anlatmak istiyorum albayım. Her gece gördüğüm bir rüyayı.Tüyler ürperten bir çığlıkla uyanıyorum her defasında. Çığlık atanın kim olduğunu biliyor musunuz? Ben,kendim,bizzat ben. Sonra bir daha uyku girmiyor gözüme. Bu yüzden yorgunum,feci halde yorgun. Dinliyorsunuz değil mi albayım? Rüyamda kandan şeritleri olan general bana diyor ki. Astsubay Beckman sorumluluk size ait sağdan sola saydırın. İşte o zaman sırıtan milyonlarca iskeletin,kemik yığınlarının önünde üzerimde sorumlulukla kalakalıyorum. Beckman diye kükrüyorlar. Astsubay Beckman.Durmadan Beckman diye bağırıyorlar. O zaman kendi sesime uyanıyorum. Sorumluluk benim üzerimde kalıyor çünkü. İşte bu yüzden size geldim.Sorumluluğu geri getirdim albayım. Şimdi savaş sona erdi. Şimdi uyumak istiyorum. Sağ kalanlar hesap soruyorlar her gece. Hepsi karanlığın içinden fısıldıyorlar. Astsubay Beckman babam nerede? Kocamı ne yaptınız Astsubay Beckman? Oğlum erkek kardeşim neredeler? Nişanlım nerede Astsubay Beckman? Nerede Astsubay Beckman nerede,nerede? Ya sizinkiler kaç kişi albayım. Bin mi iki bin mi? İyi uyuyor musunuz albayım. Sizin iki bininize benim on birin sorumluluğunu da ilave etmemin herhalde bir sakıncası yoktur.

Jules Feiffer- Hold Me

BERNARD- Geçen gece o kızla çıktık. Sinemaya gittik. Ne izlediğimizi bile bilmiyordum. Ve çıktığımızda, bilirsiniz yani, sanki gece daha bitmemiş gibi baktı. Ben de dedim ki, peki sen ne yapmak istersin? Dondurma yiyelim dedi. Dondurma mı.. Tabii.. Ve dondurma yemeye gittik. Çıktığımızda ben de ekmek kırıntılarımı atmaya başladım. Tabii o da bana bakıyordu. Şimdi iki şeyden biri olacaktı. Ya hiçbir şey söylemiyorlar, çünkü utanıyorlar, evet benden utanıyorlar ama daha çok benimle görülmekten utanıyorlar. Ya da hiç durmadan konuşuyorlar. Ve o da bir türlü susmadı. Sonunda ne yapıyorsun sen dedi. Şey, ekmek kırıntılarımı atıyorum çünkü yön duygum çok kötü, evimin yolunu bulamıyorum. Buna güldü. Sanki şaka yapıyormuşum gibi. Kişisel sorunlarım neden şaka olarak algılanıyor dedim,  kendime. Sonra dedi ki: Tamam sorun yok, evinin yolunu bulmana ben yardımcı olurum. Tabii. Evimin yolunu bulmama yardımcı olacakmış. Nerede oturduğumu bile bilmiyor. Bir haftadır çıkıyoruz ve evimin yolunu bulmama yardımcı olacakmış. Üstüne bir de dedi ki: Ekmek kırıntıları atarak evinin yolunu bulamazsın. Ne? Ekmek kırıntıları atarak evimin yolunu bulamaz mıyım? Tabii ki bulurum. Ve buluyorum. Bütün hayatım boyunca işe yaradı. Sen kimsin ya? Üstelik benden hoşlanmıyor bile. Tartışıyoruz, herkes bize bakıyor. Sonunda senle uğraşamayacağım dedim, bıraktım orada, çıktım. Çıktım.. ve ekmek kırıntılarımı atmayı unutmuşum. Ve evimin yolunu bulmakta hiç zorlanmadım. Bu da bütün yaşadıklarımı anlamsız kıldı.

Beverly: “Hayat çok uzun…”

T.S. Eliot. Yani… o zahmet edip bunu bir cümle olarak yazmış ve bu sayede bu söz ona atfedilmiş.  Bunu söyleyen ilk kişi o değil… düşünen ilk kişi olmadığı da muhakkak. Hatta hisseden ilk kişi de değil. Ama almış bu cümleyi bir kağıda yazmış, altına da imzasını atmış, böylece de bu dört göz pezevenk başımıza deha olup çıkmış… O yüzden de eğer bu cümleyi söylersen, arkasından onun adını da söylemek zorundasın.

“Hayat çok uzun”: T.S. Eliot

Gerçekten de öyle Allah kahretsin. Özellikle de onun gibi yetmiş-altı yaşına kadar yaşamış biri için. Hakkını vermek lazım. Çok az şair onun geldiği yere gelebilmiştir… Bir düşünsene, Hart Crane veya John Berryman, Eliot’ın ilk karısı güzeller güzeli Viv’i görünce ne yapmışlardır? Muhtemelen intihar Olimpiyatları kapsamında koşa koşa en yakın köprüye doğru yol almışlardır. Ama Eliot’a gelince; peki ya o ne yapmış? Dini yas ve vicdan süresini doldurur doldurmaz, kadını bir akıl hastanesine atıp gününü gün etmeye başlamış. Allah’ım, sen büyüksün. Şu adamdaki hayata tutunma azmi ne kadar takdire şayan ama değil mi?

Berryman denen yaşlı keçi demiş ki: “Dünya, giderek üzerinde yaşamayı daha az istediğim bir yer haline geliyor” Benimle ne gibi bir bağı var bunun bilemiyorum, ama darbe yemiş insanlara karşı daha bir yakınlık hissi var bende. Şair Eliot’a deli gibi hayran olabilirim. Ama ya insan olarak? Konumlandırmakta zorlanıyorum.

Violet: (sahne dışından): .. orospu çocuğu…..

Beverly: Violet. Karım. İlaç kullanıyor, hatta bazen fazlasıyla. Etki ediyor mu, ediyor…hepsi bir tarafa, dengesine etki ediyor.. Neyse ki aldığı bu ilaçlar sayesinde dengeye olan ihtiyacı da otomatikman ortadan kalkıyor Yani gezinirken düşüyor… ama çok da gezinmiyor zaten.

Karım ilaç kullanıyor, ben de içiyorum. Onunla pazarlığımız böyle… O ilaç kullanıyor, ben de içiyorum. O ilaç kullanıyor diye içiyor değilim. O neden ilaç kullanıyorsa ben de o yüzden içiyorum… Karım adına konuşmamayı öğreneli yıllar oldu. Bizi bir arada tutan da önemsiz sebepler. Gerçek şu ki; karım ilaç kullanıyor, ben de içiyorum. Ve bu gerçekler yıllar içerisinde, geleneksel Amerikan tarzı yaşantımızı korumamıza engel olmaya başladı: faturaların ödenmesi, alışverişin yapılması, çamaşır yıkanması, evin temizliği, bunlar gitgide daha zorlaşmaya başladı.  Burası öyle çok kötü bir halde falan değil, yani henüz değil. İyi idare ettim bir şekilde işte. Tabii buradaki bu sıcak hariç. Sıcak için özür dilerim. Karım biraz soğukkanlıdır, ve inan ki bu sadece mecazi anlamda da değil. Klimaya inanmıyor…

Karıma kanser teşhisi konuldu ve onun Tulsa’daki kemoterapi seanslarına götürülüp getirilmesi gerekiyor. Ağız kanseri. Kullandığı ilaçları düşünürsek buna pek şaşmamak lazım tabii. Valium. Vicodin. Darvon, Darvocet. Percodan, Perocet. Eğlence için Xanax. Bir tutam OxyContin. Bir seferinde Black Mollies, sadece benim ilgimi çekebiliyor mu görmek için. Ve tabi ki Diadid, Diluadid’i de unutmamam gerek. Karım. Violet. Violet, karım yani, bu bağımlılık için tedaviye ihtiyacı olmadığına inanıyor. Bir kez gidip geldi ve bir daha gitmedi, sıyrıldı bu işten… İşte sen de burada devreye giriyorsun.

BRUTUS:

Ölmesi gerek, başka yolu yok.

Benim hiç bir çıkarım yok ona saldırmakta

Halkın yararından başka. Taç giymek istiyor;

Taç giydirmek ne demek? Zehirli bir ok

Vermiş oluyoruz eline: Dilediği zaman

Belâ kesilebilir başımıza bununla.

Büyüklük ne zaman kötüye kullandırır kendini:

Vicdanı devlet gücünden ayırdığı zaman.

Doğrusu, bugüne dek görmedim Caesar’ın

Akıldan çok tutkularından yana gittiğini.

Ama herkesin bildiği denenmiş bir şeydir:

Aşağıda olanların yükseklerdedir gözü;

Merdiven çıkanın yukarıya çevriktir yüzü;

Ama son basamağa ulaştı mı bir kez

Merdivene çevirir sırtını, bulutlara bakar,

Hor görüp birer birer basıp çıktığı basamakları.

Caesar da böyle yapabilir:

Onun için bir yılan yumurtası saymalı onu:

Cinsi gereği yarın zehirli olacak bir yumurta,

Ve daha kabuğundayken öldürmeli.

Oyunun Adı: Eşek Arıları

Yazan: Aristophanes

Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu

YARGIÇLAR –   Her girişten ve önsözden önce
Şurasını belirtmek zorundayım ki
Bizim egemenliğimiz bütün egemenliklerin üstündedir.
Yaşadığımız çağda hangi mutluluk
Bir yargıcın mutluluğundan daha mutludur?
Hangi yaratık ondan daha keyifli yaşar?
Hangi yaratıktan korkulur, ondan daha çok?
Kocamış, beli bükülmüş olduğu halde?
Ben daha yatağımdan kalkmadan
Bir sürü insan bekleşir mahkeme kapılarında.
Anlı şanlı adamlarda vardır aralarında.
Yanlarından geçerken, hemen yapışır elime
Başlar yalvarıp yakarmaya:
“Gel etme, acı bana, yargıç baba;
Senin başına da gelmiştir bu işler
Orduda ya da başka bir işte
Sen de birkaç para aşırmışsındır elbet
Arkadaşlara yiyecek alırken pazardan.”
Kim yalvarırdı bana böyle, yargıç olmasam?
Bunlarla öfkem biraz yatışır,
Ama dışarıda verdiğim sözleri tutmam içeride.
Suçlular türlü diller dökmek zorundadırlar
Pençemden kurtulabilmek için.
Bir yargıçtan çok kime dalkavukluk edilir?
Kimi fakirliğini anlata anlata bitiremez.
Kimi Ezop masalları anlatır.
Kimi beni güldürüp öfkemi yatıştırmak için
Soytarılık, maskaralıklar yapar.
Bütün bunlar işe yaramadı mı
Kimi de tutar kız erkek çocuklarının elinden
Getirir hepsini mahkemeye.
Çocuklar boynunu büküp ağlar önünde;
Sonra baba, çocukları adına yalvarır bana
Bir Tanrıdan günahların bağışlanmasını ister gibi.
“Kuzuların sesini seversen,
Bu oğlancığın sesi de dokunur sana” der.
Dişi domuz yavrularını seversem
O zaman da kız çocuklarını ağlatır.
Biz de bir azıcık gevşetiriz artık
Öfkemizin gergin tellerini.
Az güç müdür bu? Para nedir bunun yanında?

ETHAN

Pekâlâ Doktor üzerinize düşeni yapacağınıza inanıyorum ve söz veriyorum ben de elimden gelenin en iyisini yapacağım. Biliyor musunuz aslında terapistlerle ilgili duyduğum korkunç hikâyeler var. Özellikle İki – üç tanesi çok nkanlıydı. O testereli olanı duyduğumda saatlerce kusmuştum. Her neyse, size biraz karınız olacak o orospudan bahsedeyim. Başlarda ne söylediğimin hiç önemi yoktu, olayları istediği tarafa çekiyordu. Ama sonraları  buna izin vermedim tabi. Orospu işte ne olacak, köşeye sıkıştı ve çok sıkı yara almaya başladı. Ama aramızda kalsın, bence hepsi seks hayatı yüzünden. Cinsel açıdan pek tatmin olmuş bir kadın gibi görünmedi bana. Bir iki seans daha devam etseydik onu tatmin edebilirdim tabii. Neyse konumuza dönelim. Çocukluğumdan başlayacak olursak babam benim başa geçip onu yerinden etmemden korkuyordu. Bilirsin işte pek çok baba oğullarından korkar. Bunun “Oedipus” ile bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Hani şu hakkında oyun yazılan Yunanlı kral. Babasını alaşağı edip annesine tecavüz eden oğulun hikâyesi. Elbette babam biraz gizemli bir şekilde öldü ama ben annemle hiç yatmadım… Ve sen, bunu sorgulayabilecek kadar adileşen  aşağılık bir insansın. Siz terapistler gerçekten problemlisiniz. Bir terapiste gitmiştim, notlarını tuvalet kâğıdına azıyordu ve sonra tuvalete gittiği zaman kıçını onlara siliyordu… Anal hafıza dedikleri bu olsa gerek.

Artık harekete geçmeliyim doktor.
Ne yapacağım biliyor musunuz ? Develer için bir ortodonti kliniği açacağım. Onları hiç yakından gördünüz mü ? Nefesleri pek iyi kokmaz ama onunla sonra ilgileneceğim.

Terapi için teşekkürler doktor.

Tanrı sizi korusun.

Oyunu Adı: Ful Yaprakları

Yazan: Civan Canova

RICHARD – Ben Romeo’nun Jüliet’i tanıdığından dah fazla tanıyorum seni.  Sen de beni.  Juliet’in Romeo’yu, Ophelia’nın Hamlet’i, Eva Braun’un Hitler’i, Diana’nın Charles’ı tanıdığından daha fazla tanıyorsun.  En azından onlardan daha çok sohbet ettik.  Daha çok vakit geçirdik birlikte.  Ve yakında sıra ölüme gelecek.  Bütün aşıklar gibi.  Aşkımızla ilgili yazılı bir belge olmayacak belki, ama ilgilenenler ilerde internet kayıtlarından bulabilirler bizim hikayemizi.  Ve ben, iki sevgiliye yaraşan en güzel ölümü buldum.  Anlatayım mı?

Siyanür dolu bir küvete girmeliyiz önce…  Ya da baldıran otu…  Evet, bu daha iyi.  Siyanür derimizden içeri girebilir.  Ve de vaktinden önce öldürebilir bizi.  En iyisi baldıran otuyla kaynatılmış köpüklü su.  Üzerinde ful yaprakları.  Binlerce yaprak.  Önce o suya girip yıkanmalıyız…  Saatlerce…  Sadece dokunmalıyız birbirimize.  Ellerimizle…  Saçlarımızı okşamalıyız.  Omuzlarımızı, göğüslerimizi, bacaklarımızı…  Sonra çıkmalıyız köpüklerin ve ful yapraklarının arasından…  Gözlerimiz kapalı, kokularımız ciğerlerimizde, tenimiz, terimiz ve baldıran otlu vücutlarımız birbirine karışmış, dakikalarca sevişmeliyiz.  Wagner çalmalı odada.  Faust bizi izlemeli perdenin kenarından, sessizce…

Gerçek aşkları göze alamadık.  Ölüme bile atlayamadık gerçek aşklarımız için.  Oysa nedir ki ölüm?  Hiç değilse düşlerimizdeki aşklar için yapmalıyız bunu.  Yok olsak bile adresimiz belli olmalı bu saçma sapan boşlukta.  Madonna ve Richard.  Güneş sistemi…  Mars…  Kainat…  Özel ulak.

Gün ağırınca, önce kapıyı çalacaklar.  Meraklılar.  Sonra da kıracaklar kapıyı.  Sonra da, ne yazık ki iki ayrı beden bulacaklar içerde.  İki baş, dört kol, dört bacak ve birbirine sırtını dönmüş iki yürek.

Ben şimdiye kadar hiçbir ölüme üzülmedim aslında.  Ne bir savaş esirine, ne babama, ne de ful yapraklarına…  Gülüp geçmedim belki ama hiç üzülmedim.  Umursamadım.  Ve de…  Hep korktum ölümden.  Çok düşündüm ölmeyi ama cesaret edemedim.

Mars’a yollanacak olan kapsüle isimlerimizi yazdırdım bu sabah.  Düşünsene, aşkımız tarihe geçecek.  Adem’den beri hiçbir aşk bu kadar uzaklarda duyulmamış, hiçbir aşık böylesine bir gurur yaşamamıştır.  Mars’a isimleri yazılan ilk bir milyon insan arasında biz de varız Madonna.  Önce uzun bir süre boşlukta dolaşacak adlarımız, sonra da bambaşka bir gezegene düşecek.  Ve insanlık kendini yok edinceye, kainat bir atom çekirdeği haline gelinceye kadar orda kalacağız.  Sonsuzluğa kazınan kutsal bir aşk.  Sen ve ben.  Madonna ve Richard…

KADIN

Pazartesi: Dünyanın en tatlı adamıyla tanıştım. Salı: Beni dışarı davet etmek için aradı. Çarşamba: Beni sevdiğini söyledi. Perşembe: Bana evlenme teklif etti. Cuma: Ona evet dedim. Cumartesi: Annem hayatımı mahvettiğimi söyledi. Pazar: Evlendik. Pazartesi: Domuz gibi yedi. Öküz gibi içti ve bütün gün uyudu. Bu hediyeyi iade etmek istiyorum. Kocam almış ama yanlış renk.. ve yanlış beden.. ve yanlış hediye.. ve yanlış koca.. Biliyorum çok konuşuyorum. Ama çok akıllıyımdır, yine de çok konuşuyorum. Bakın, hep söylemem gerekenden fazlasını söylüyorum. Erkekler, bir kadının “ben akıllıyımdır” dediğini duymayı sevmez. Bunun “senden daha akıllıyım” demek olduğunu düşünürler. Aslında bir bakıma bunu söylüyorum. Tanıdığım bütün erkeklerden daha akıllıyımdır. Bu yüzden çok konuşmak hatadır. Erkeklerde bundan rahatsız olur ve tehdit altında hissederler. Bu yüzden bir erkekten gerçekten hoşlandığımda oldukça az ve yavaş konuşurum. Böyle olunca erkek içten içe kendini zeki hisseder ve böylece ben de onunla takılmaya devam edebilirim. Sonra da bana, hayatında ilk defa erkek arkadaşlarıyla olduğu gibi takılmaya hoşlandığı bir kadınla tanıştığını söyler. Aşk budur işte.

LANCE

(Lance köpeği Crab ile girer)Galiba köpeğim Crab köpeklerin en duygusuzu,en tersi. Annem ağlıyor, babam hayıflanıyor, kız kardeşimin gözleri yaşlı, hizmetçi uluyor, kedimiz patilerini ovuşturup duruyor, yani bütün ev halkı şaşkınlık içinde; gelgelelim bu acımasız it bir damla yaş dökmüyor. Şu kadarcık yavruyken aldım, büyüttüm, boğulmaktan kurtardım. Şimdi dinleyin ve hüküm verin. Bizimki Dük’ün yemek masasının altındaki üç dört efendi kılıklı köpeğin arasına hamle yaptı. Orada -affedersiniz- işeyince göz açıp kapayıncaya kadar kokusu bütün odaya yayıldı. Biri “Atın şu köpeği dışarı” diye bağırdı. Diğeri “Ne biçim it bu”  dedi. Üçüncüsü “Kırbaçlayın itoğlu iti” derken Dük “Asın şunu” diye emir verdi. Kokusunu daha önceden bildiğimden bu haltı Crab’in işlediğini hemen anladım. Köpekleri kırbaçlayan adamın yanına gittim. “Bu köpeği kırbaçlayacak mısın? ” diye sordum. “Elbette” deyince “Günaha giriyorsunuz o bildiğiniz şeyi ben yaptım” demeye kalmadı adam beni kırbaçlayarak salondan dışarı attı. Sorarım size, kaç efendi benim gibi, uşağı için bu fedakarlığa katlanır. Yemin ederim, çaldığı pudingler yüzünden tomruğa vurdular beni. Yoksa asacaklardı onu. (Crab’e) Sen şimdi bunları hiç düşünmezsin. Ama ben Leydi Sylvia’dan izin alıp ayrılırken yaptığın hergeleliği de hatırlamadığımı sanma. Sana hep söylemez miyim, bana bak, ben ne yaparsam onu yap demez miyim? Ayağımı kaldırıp bir hanımın kasnaklı iç eteğine su döktüğümü hiç gördün mü? Benim böyle bir hergelelik yaptığımı bir kez olsun gördün mü?

MACBETH

Git hanımına söyle, içkim hazır olunca çanı çalsın. Sonra da git yat.

Bir hançer mi önümde gördüğüm?

Sapı elimden yana çevrik…

Gel, sarsın elim seni.

Yoksun elimde; ama görüyorum seni.

Uğursuz görüntü, göze var ele yok musun sen?

Kafamdaki bir hançer misin yoksa?

Ateşli beynim mi yarattı seni?

Hala görüyorum işte; tutulacak gibisin,

Şu kınından çıkardığım hançer gibi.

Gideceğim yeri gösteriyorsun bana

Ve kullanacağım silahın ta kendisini.

Ya gözlerim öbür duyularımla oynuyor,

Ya öbür duyularım gözlerimle.

Yine görüyorum işte seni:

Ağzında ve sapında kan var; demin yoktu.

Yok, hançer falan yok.

Benim kanlı tasarım bu gözlerimin gördüğü.

Şimdi dünyanın yarısında tabiat ölü gibi;

Perdelere bürülü uykuyu kötü rüyalar sarmış.

Cadılar başlamıştır şimdi büyülerine,

Sen ey sağlam, katı toprak,

Duyma ayak seslerimi, bilme gittiğim yeri;

Yoksa, Bozarlar işime gelen bu korkunç sessizliği.

(Çan çalar.)

Gidiyorum, bitti bu iş.

Haydi diyor çanın sesi

Sen işitme Duncan. Çünkü bu çan sesiyle

Ya cennete gideceksin ya cehenneme.

OSİP

Tanrı cezasını versin. Açlıktan geberiyorum. Midem bomboş… karnım gur gur ötüp duruyor. Ah bir eve dönsek! Petersburg’dan yola çıkalı tam iki ay oluyor. Çapkın, yolda elindekini, avucundakini yedi, bitirdi. Şimdi de süt dökmüş kedi gibi düşünüyor. Oysa bol bol yol paramız vardı. Ama kendini nasıl gösterecek? (Taklit ederek) “Hey! Osip, git, bir oda tut, en güzel odayı tut. En iyi tarafından yemek ısmarla. Ben, öyle olur olmaz yemekleri yemem. Bana yemeğin en iyisi gerek.” Önemli bir adam olsa ne ise, küçücük bir kayıt memuru! Önüne gelenle dost olur, sonra da başlar kumar oynamaya. İşte sonu böyle oluyor. Off… bıktım bu yaşamdan. Vallahi, köy daha rahattı. Orada kent yaşamı yoktur ama üzüntüsü de azdır… Bir kadın alırsın, ondan sonra ömrün boyunca keka, ye böreği, yat aşağı. Ama bütün suç onda. Babası para gönderiyor. İnsan biraz tutumlu olur, değil mi? Nerede… başlar hovardalığa.Bir hafta sonra ne görürsün? Yeni frağını bitpazarına satmaya yolluyor! Gömleğine varıncaya kadar sattığı oldu. Vallahi böyle. Kumaşı da ne güzeldi ama! İngiliz. Ah, beyefendi bunu bir öğrenirse, vallahi, memurmuş, falanmış dinlemez, pantolonunu indirir, basar sopayı.İşte, şimdi de, otelci: “Birikmiş borçlarınızı ödemezseniz, artık yemek vermem.” dedi. Peki, parayı veremezsek ne olacak? (İç çeker.) Ah Tanrım, bir kaşık çorba olsa. Vallahi bana öyle geliyor ki, şimdi bütün dünyayı yiyebilirim.

SAATLER

Clarissa: Richard benim, erken geldim. (Görür) Ne oluyor burada? (Bağırır) Richard?

Richard: Burada ne işin var? Erken geldin.

Clarissa: Burada ne oluyor? Ne yapıyorsun?

Richard: Aklıma harika bir fikir geldi. Biraz ışığa ihtiyacım vardı. İçeri biraz güneş ışığı girmeliydi.

Clarissa: Richard, ne yapıyorsun?

Richard: Aklıma harika bir fikir geldi birden. Xanax ve ritalin’i birlikte aldım. Daha önce bunu hiç düşünmemiştim.

Clarissa: Richard!

Richard: Yaklaşma bana! İçeri biraz güneş ışığı girmesi gerektiğini düşündüm. Ne düşünüyorsun? Bütün perdeleri açtım.

Clarissa: Tamam Richard, bana bir iyilik yap. Gel, otur.

Richard: Partiye gelebileceğimi sanmıyorum Clarissa.

Clarissa: Partiye gelmene gerek yok. Hiçbir şey yapmana gerek yok. İstediğini yapabilirsin.

Richard: Ama yine de saatlere katlanmam gerek değil mi? Demek istediğim, partiden sonraki saatlere. Ve ondan sonraki saatlere de.

Clarissa: Önünde hala güzel günler var biliyorsun.

Richard: Pek değil. Sen böyle olduğunu söylüyorsun. Ama doğru değil.

Clarissa: Buradalar mı?

Richard: Kimler?

Clarissa: Sesler.

Richard: Sesler her zaman buradalar.

Clarissa: Şimdi duyduğun da o sesler değil mi?

Richard: Hayır.. Hayır.. Sensin Bayan Dalloway. Senin için hayatta kaldım. Ama artık beni bırakmalısın.

Clarissa: Richard.. Ben..

TARTUFFE – Moliere

TARTUFFE

Din adamıyım ama,insanım da.Sizin ilahi güzelliğiniz karşısında,ihtiyar,elden,ister istemez gidiyor;İnsan düşünümez oluyor.Bu tarzda konuşmam size garip gelir,biliyorum,fakat ne yapayım efendim,ben de nihayet melek değilim ya.Bunları bir günah sayıyorsanız kabahat benbde değil,sizde,sizin güzelliğinizde.İnsan ölçülerini aşan güzelliğinizi o muhteşem parlaklığıyla gördüğüm an esiriniz oldum.O ilahi bakışlarınızdaki sihir ruhumun kapılarını zorla aştı.Oruçlar,dualar,niyazlar,hiçbiri kar etmedi.Bütün adaklarımın, bütün niyazlarımın gayesi,döndü,dolaştı güzelliğiniz oldu.Bakışlarımla ahüzarımla bunu size binlerce defa anlattım.Şimdi de sözle anlatmaya çalışıyorum.Size layık olmayan kölenizin çektiklerine bir bakın da azıcık olsun insaf edin.Ne olur,beni biraz avutun.Merhametiniz hiçliğime kadar inmeye tenezzül ederse ,ey ilahi kadın size eşi görülmemiş bir imanla ebediyyen bağlanırım..Korkmayın benim yüzümden şerefiniz tehlikeye düşmez.Vefasızlığından da endişeye lüzum yok.Kadınların deli divane oldukları o züppe aşıkların bütün yaptıkları kuru gürültü,bütün söyledikleri safsatadır.Durmadan başarılarını anlatır,böbürlenirler.Kadınlardan bir parçacık güleryüz görmesinler,hertarafa yayarlar.Dilllerini de tutmayı bilmezler. Zevzeklikleriyle kendilerine itimat eden sevgililerini elaleme kepaze ederler.Ama bizler onlardan değiliz.Aşk ateşi bizi içimizden yakar.Biz zahidiz,kendi adımızı ,kendi şerefimizi korumaya mecburuz.Böylece sevdiğimizin de şerefini korumuş oluruz.Bizim aşkımızı kabul eden kadın rezaletsiz aşka,korkusuz zevklere nail olur.

TOLKAÇOF

(…)Bak bir de şu halimi dinle. Neyse patırtı-gürültü sayfiyedeki eve varırım.

Sanırsın ki bu çalışmam güzel bir yemek ve soğuk bir birayla

mükâfatlandırılacak, değil mi? Ve birazcık da şekerleme bir uyku? Ama ne

gezer? Karım çoktan pusuya yatmıştır tam ben çorbamı yudumlayacakken o

pençesini atmıştır bile. “Acaba dansa yahut amatör bir sayfiye tiyatrosuna

gidemez miyiz?” Hayır diyemezsin tabii. Gidersin tiyatroya. “Aile faciası”

yahut ona benzer bir oyun oynuyorlardır. Ölmekten başka bir şey

istemeyecek kadar hasta hissedersin kendini. Eve döndüğün zaman, vakit

gece yarısını geçmiştir. Islak bir paçavraya dönmüşsündür ama nihayet kendi

kendi kendinesindir. Soyunup yatağa yatarsın. Gözlerini yumarsın. Uyku!

Harika! Ne şairane, değil mi? İnsan başka ne ister? Uyumaya doğru gidersin.

Nedir o? Sivrisinekler! Allah kahretsin! Mısır vebası! İspanyol Engizisyonu

felaketi! Sivrisinekler! (Sivrisinek vızıltısını taklit eder) Ne acıklı bir ses değil mi

bu? Üstelik hüzün dolu bir ses. Sanki özür diliyor gibidir. Ama bu iğrenç

mahlûk bir soktu mu, artık bir saat, tırmık tırmık kaşınırsın… Tam bu sırada

başka bir azap başlar. Karının misafirleri gelmiştir aşağıya. Sopranolar.

Tenorlar. Bu cins, gündüz uyur, geceleri amatör konserleri için prova yaparlar.

Sivrisinekler onlardan daha zararsızdır. (Bir şarkıya başlar)

Söyle bana, Ooo söyleme bana… Gençliğin gitti havaya!

TOM

Sen bana baksana anne! Şu ayakkabı mağazasındaki işe bayıldığımı mı sanıyorsun? Çok hoşuma gidiyordu Paris kunduraları. O izbede, dört bir yanın seloteks. Tepende floresan tüpleri… Kırk yıl kazık çakıp oraya, ömür tüketmeye pek mi hevesliyim sanıyorsun? Neden bahsediyorsun sen!… Bir hayır sahibi çıkar diye dua ediyorum her sabah. Bir balta indirir anlımın ortasına, ben de kurtulurum o  kahrolası yere gitmekten!… Dua ediyorum ya… Boşuna… Tıpış tıpış gidiyorum yine. Sabahın köründe dikilmiyor musun başıma “Kalkar mısın? Kaldırayım mı?” diye… Kulağımın dibinde ulumaya başlamıyor musun… Diyorum ki, şu ölü insanlar ne kadar da şanslı. Yine de kalkıp işe gidiyorum. Ayda altmış beş dolar için hem de… Gördüğüm düşleri, kurduğum hayalleri çiğneyip gidiyorum!… Yaranamıyoruz yine de! Nefsimi düşünüyormuşum ben, sadece kendimi düşünüyormuşum… Sen yine öyle bil ama, ben nefsimi düşünseydim anne, çoktan onun gittiği yere varmıştım bile. Bir kart da ben yollardım size. (Babasının resmini gösterir) Bırak kolumu anne.

Annemin de dediği gibi aya değil ama çok daha uzaklara gittim. Zaman girmeye görsün aranıza. Öyle geride kalıyor ki her şey. Bir kundura kutusuna şiir yazdığım için işten attılar beni. Ben de Saint Louis’i terk ettim. Yangın merdivenlerinden son bir defa indim. Babamın izinden yürüdüm. Çok gezdim. Dolaştım. Kurumuş yapraklar gibi geçti yanımdan şehirler, rengarenktiler. Ama dallarından koparılmışlardı bir kere. Bir yerlerde konaklayabilirdim, durabilirdim bir yerlerde. Ama peşimden kovalayan bir şey vardı. Farkında olmadan üzerime geliyor, ansızın yakalıyordu beni. Bildiğim bir türkü belki de, belki de sırça bir oyuncak… Yabancı bir şehirdeyim mesela, gece vakti, yanımda kimseler yok. Rastgele bir sokağa sapıyorum. Derken biri dokunuyor omzuma. Dönüyorum, kız kardeşim Laura. Laura ben seni unutmaya çalıştım ama başaramadım. Sandığımdan fazla bağlıymışım sana. Derken sigara paketine sarılıyorum, sokağı geçip, bir sinema ya da bir bar kapısından dalıyorum içeri. Bir bira ısmarlıyorum yanımdakine. Yalnızlığımı giderebilmek için. Madem bugünlerde dünya yıldırımlarla aydınlanıyor. Sen de söndür mumlarını Laura, sen de söndür. Bir daha görüşemeyiz belki.

NYUHİN

Sayın bayanlar ve madem geldiniz baylar.Eğer aramızda doktor varsa konuşmamdan faydalı bilgiler alabilecekleri için daha dikkatli dinlemelerini öneriyorum,çünkü tütün zararlı etkilerinin yanı sıra tıpta da kullanılır.(Gözü seğirir gibi olur)Genellikle konuşma yaparken sağ gözümü kırparım ama siz aldırmayın;heyecandan oluyor.Aslında genel olarak da sinirli biriyimdir,gözümü kırpmayaysa tam olarak 13 Eylül 1889’da karım dördüncü kızımız Varvara’yı dünyaya getirdiğinde başladım. Bütün kızlarım ayın 13’ünde doğdu.Bununla birlikte müzik okulumuz Pyatisobaçe sokağı,13 numaradadır. Herhalde benim bu kadar talihsiz olmamın nedeni de 13 numarada oturmamız.Bütün kızlarım ayın 13’ünde doğdu ve evimizin 13 penceresi var…Neyse konumuza dönelim! Hayatta hiçbir şey başaramadım,yaşlandım,aptallaştım..Burada bu konuşmayı yaparken eğleniyor görünebilirim ama aslında avazım çıktığı kadar bağırmak ya da çok uzak bir yere kaçmak geliyor içimden.Karımla 33 yıldır birlikteyiz ve bu yıllar hayatımın en iyi yıllarıydı,en iyi olmasa bile iyi yıllarıydı.Tek bir mutlu an gibi geçip gitti,aslında şeytan götürsün hepsini.(Arkasına bakar)Daha gelmediğine göre her şeyi açıkça söyleyebilirim.Çok korkuyorum.Bana baktığı zaman tir tir titriyorum.Şunu da söyleyeyim:Kızlarımın bu yaşa kadar evlenip gitmemelerinin nedeni karımın onları erkeklerle hiç görüştürmemesidir.(Yan odadan karısının sesi gelir)Karım yanda..Gelmiş ve beni bekliyor.Eğer size sorarsa,lütfen konuşmanın..Bostan korkuluğunun,yani benim çok başarılı olduğumu söyler misiniz?(Yana bakar)Buraya bakıyor.(Boğazını temizler,sesini yükseltir)Daha önce de söylediğim gibi tütün çok zararlı bir bitkidir;bu yüzden ne olursa olsun sigara içmeyin;umarım “Tütünün Zararları” başlıklı bu konuşmam sizlere faydalı olmuştur.Söyleyeceklerim bu kadar.

VANYA

Aynı anda pek çok şey yapmak, ne harika. Demek tweet atabilirsin. Twitter’a girersin, tweet atar, email ve mesaj yazarsın, yaşamın elektronik iletişim gürültüsünde boğulmuş.  (Bir nefes alır.) Biliyorum, yaşlı insanlar her zaman geçmişin daha iyi olduğunu düşünür ama gerçekten de — böyle noktalama işaretleri olmaksızın küçük harflerle mesaj yazmak yerine, el yazısıyla güzel bir mektup yazıp, postayla yollamak nasıl olurdu dersin? Ya da bir teşekkür notu yazmak. BİZ ESKİDEN POSTA PULLARINI YALARDIK. Belli ki sen bunu duymamışsın bile. Pulların arkasında, üstünü çekip sıyıracağın, yapışkanı hazır kağıt yoktu — yapışkanı ancak ıslak dilinle çözebilirdin. Vakit alırdı. Hele çok mektup yollamaya kalkarsan, pulları yalamak on dakika hatta daha fazla bile sürerdi. O zamanlar daktilo kullanırdık. Yazıyı düzeltmek için Tipeks. Kopya almak için de karbon kağıdı. Telefonlarımız vardı, numarayı çevirmek için parmağımızı, 1’den 0’a rakamların görüldüğü deliklere sokup, çevirirdik. Eğer numara 909-9999 ise, sırf numarayı çevirmek saatler alırdı. O zamanlar SABIRLI olmak zorundaydık. Ve posta pullarını yalardık. Zevkli bir iş değildi ama yapılmak zorundaydı.  Aynı anda birden çok iş yapmazdık. Tek bir işi yapmayı daha uygun bulurduk. Ama sanırım sen, biraz oyun dinleyip, biraz mesaj yollayabiliyor ve biraz da video oyunu oynayabiliyorsun… hepsi aynı anda. Harika bir şey olmalı…  Saplantılı biri gibi görünebilirim ama değişimden hoşlanmıyorum. 1950’lerde yalnızca üç ya da dört kanal vardı ve hepsi de siyah beyazdı. Lindsay Lohan gibi uyuşturucu bağımlısı olan çocuk yıldızlar yoktu. İkiz Melekler’in ilk çekiminde oynayan Hayley Mills vardı, sonra büyüdü, duyarlı, güzel bir kadın oldu. South Park yoktu. Howdy Doody kukla programını izlerdik.  Sessiz ol. SESSİZ OL. Biz posta pullarını yalardık ve mektup yollardık. Tabii bütün bunları, bugünden geçmişe bakıp söylüyorum. On yaşımdayken bunları düşünmüyordum. On yaşımdayken, yaşamımdaki zorlukların birer birer üstesinden gelmeye çalışıyordum. (Spike’a.) Benim önümde, Entourage 2’de neredeyse rol alacağım bir yaşam yoktu. Ama sanırım senin güzel bir yaşamın var, benimkisi ise aptallıklarla dolu. Söylesene, Entourage 2’de hiç yaşlı bir karakter var mı? 50’li yaşların sonuna gelmiş, boşa geçmiş bir yaşamı olan, geçmişe bakıp acı çeken birine ihtiyaçları var mı? Bu rol için ben de seçmelere girebilir miyim? Benim için ayarlayabilir misin? Yaşamımın geri kalan bölümünde bol bol uzanıp, kestiririm. Henüz bitirmedim. BİZ POSTA PULLARINI YALARDIK! Telesekreterlerimiz yoktu. İnsanları geri araman gerekirdi. (Maşa uzaklaşır.) Konserve et yerdik, II. Dünya Savaşı’nda askerlerin yediği gibi. (Spike’a.) II.Dünya Savaşı’nı hiç duydun mu? Scrabble ve Monopoly oynardık. Sanal gerçeklikte, polislerin, orospuların, sanki çok eğlenceli bir işmiş gibi öldürüldüğü video oyunları oynamazdık. O zamanlar popüler eğlenceler böyle çıldırmış değildi. Eski, sıkıcı olabilir ama içten şeylerdi. Hepimiz Davy Crockett filmini izlerdik ve onun gibi kürklü şapka takardık. Böyle şapkaları takmak çılgınca görünebilir ama son derece masum bir şeydi. Hepimiz yaptık bunu. Tek başına odanda oturup, video oyunlarında orospuları öldürmek yerine, biz bir dayanışma duygusuyla yaptık bunu. Özür dilerim, konudan uzaklaştım. Söylemek istediğim şu, 50’ler aptal yıllardı ama pek çok şeyini özlüyorum. On üç yaşımda, Sean Connery’nin James Bond’u oynadığı Altın Parmak filmini izlemiştim. Karakterlerden birinin adı olan “Pussy (kuku) Galore” ın anlamını bir türlü kavrayamamıştım. Aklım hiç basmamıştı. Günümüzde üç yaşındakiler bu espriyi anlıyor. Daha yürümeyi doğru dürüst öğrenmeden, Pussy (kuku) Galore’ın anlamını biliyorlar. Yalanacak posta pulları yok artık, daktilo yok, mektup yok; Ozzie ve Harriet gibi, ulusça paylaşacağımız TV dizileri yok. Tamam belki sıkıcıydılar ama PAYLAŞTIĞIMIZ ANILARIMIZDI ONLAR. Artık paylaşılan hiç bir anı kalmadı.  Şimdi, şimdi artık Twitter var, email, Facebook, kablolu yayınlar, uydu antenler var; filmlerin, TV dizilerinin hepsi değersiz şeyler ve biz bu değersiz şeyleri bile birlikte izlemiyoruz, ayrı ayrı, her şey tek başına. Yaşamımız… birbirinden kopuk, bağlantısız. Ve sen buraya gelip, sanki bir başarıymış gibi, Entourage 2’de neredeyse bir rol alacaktım, diyorsun. Neden söz ettiğini hiç anlamıyorum. Gelecek için endişeliyim. Geçmişi özlüyorum. Daha fazla konuşmak istemiyorum. Gidip başka bir odada oturacağım. Neden böyle patladığımı da bilmiyorum. Özür dilerim.  (Çıkar.)

Oyunu Adı: Yangın Yerinde Orkideler

Yazan: Memet Baydur

NURİ –  Bir kere Zonguldak’a gitmiştim, yıllarca önce…  Karanlıktı abicim…  (Sessizlik.)  Kömür madenlerinde çalışıyordum o zamanlar…  Grizu patlar, herkes ölür, geriye kalanlar çalışmaya devam eder, yine grizu patlar, yine herkes ölür… geriye kalanlar çalışmaya devam eder…  Ama bir gün geldi ki.. kravatın icadını açıkladım abicim.  Kravat abicim.. boyunbağı.. hani “kravatsız girlmez” derler ya.. işte oradaki kravat..  (Bir elinde tabanca, öbüründe Dom Perignon)  Madendeydik abicim.. ineli on saat olmuştu…  Hepimiz öksürüyorduk…  Birisi başlıyordu kısa bir öksürük solosu geçmeye.. derken bir diğeri katılıyordu.. derken bir üçüncü, dördüncü derken onlarca, yüzlerce, binlerce insan öksürmeye başlıyordu…  Senfoni gibi!  Feci bir durum abicim.. bildiğin gibi değil.. orada.. o gün aklıma geldi abicim…  Kravat abicim.. boyunbağının icadını icat ettim orada, yerin yedi kat dibinde…  Şöyle dedim kendi kendime:  Uygar insan öksürmez.  Doğrudur ha, kaç yüz kere gözlemiştim, o herifler hiç öksürmüyordu.. karıları da öksürmüyordu, çocukları da…  Çünkü uygardılar…  Neden uygardılar abicim ve biz neden uygar değildik ve ha babam öksürüyorduk?  Ha?  Sorarım size ulan dedim kendime içimden bağırarak!  Biz neden öksürüyorduk durup dururken?!  Dokuzuncu koridorda bir patlama oldu abicim.. ben bunları düşünürken…  Bütün galeri çökmüş.. ertesi gün öğrendim…  44 ölü.. yaralı filan yok.. zaten o meslekte ya ölürsün.. ya da yaşarsın.. ikisini de öksürerek yaparsın ama.. ama.. neden, neden, neden öksürüyorduk acaba?  (Sessizlik.)  Uygar değildik.  Neden uygar değildik?  Kravat takmıyorduk çünkü!  (Sessizlik.)  Anlaman gerekiyor abicim, kravatlar öksürmez.   Bak anlatayım sana!  Yıllarca.. yüzyıllarca önce.. kravatın icadından epey önce.. kömüre ihtiyaç duyan bazı insanlar.. bazı ince insanlar, boğazlarına kömür tozu kaçmasın diye boyunlarına bez parçaları bağlamaya başladılar!  Basit bir eylemdi bu ama koskoca bir tekstil, mensucat sanayi doğdu bu gereksinimden!  (Sessizlik.)  Bez parçaları pahalıydı.. yerin yedi kat dibinde kendi ciğerini tükürmek ucuzdu.. dolayısıyla herkes boynuna dolayamıyordu şu medeniyet yularını!  Kravat takabilenler.. yeryüzüne çıktılar.. takamayanlar.. yeraltında kaldılar…  O gün orada bunu açıkladım herkese…  Kravat, kömür tozları boğazınıza kaçmasın diye icat edilmiş ve son derece uygar bir alettir.  İşime son verdiler abicim.  Ben de buraya döndüm…  Yine…  Kravatın İcadı ve Muhtelif Kullanılışı diye bir kitap yazdım.  Yazmak istedim yani…  Heh heh heh.. kağıt kalem zor bulunuyor buralarda.. kravat gibi namussuzum!  (Sessizlik.)  İşte böyle!  (Sessizlik. Birbirlerine bakarlar bir an.  Sonra Nuri önüne bakar hüzünlü.)  Kravat.. kömür madenlerinde icat edilmiştir.